
Koray Güler
Koray Güler got his master’s and PhD degrees from the Istanbul Technical University Restoration Program. Güler was a guest researcher in Germany between 2015-2016 with a scholarship from the Scientific and Technological Research Council of Türkiye (TÜBİTAK). He has continued his academic studies at Mimar Sinan Fine Arts University Department of Architecture since 2012. Currently, he has been working as an Associate Professor and gives lectures at both undergraduate and graduate levels. Güler continues his research on topics such as conservation theory, cultural landscapes, historical rural settlements, traditional construction techniques, wooden architectural heritage, intangible cultural heritage, and the preservation of modern architectural heritage. Güler is the Secretary General of ICOMOS Türkiye National Committee and a board member of Chamber of the Architects of Türkiye Istanbul Metropolitan Branch since 2024. He is also an expert member of the ICOMOS International Scientific Committee on Vernacular Architecture (CIAV).
less
InterestsView All (19)
Uploads
Papers by Koray Güler
AKM’nin yalnızca fiziksel varlığını değil; sanat üretimi, kamusal yaşam ve toplumsal bellekte bıraktığı izleri de görünür kılan kitap, kaybedilen bir yapının ardından tutulan bir kayıt olmanın ötesinde, kültürel süreklilik ve kent hafızası üzerine güçlü bir düşünme alanı açıyor. AKM’nin hikâyesi aracılığıyla bir dönemin estetik, politik ve toplumsal iklimine ışık tutan bu kitap, Türkiye’de Cumhuriyet Dönemi mimarlık mirasının geleceğine dair soruları yeniden sormaya davet ediyor.
Anadolu’nun nüfus bakımından görece küçük yerleşimlerinden biri olan Havran’ın sahip olduğu kültürel ve doğal mirasın korunmasına yönelik çalışmaları desteklemek ve yerel kapasiteyi güçlendirmek amacıyla Havran Belediyesi ile Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi arasında imzalanan protokol kapsamında hazırlanan bu üç ciltlik kitap, yaklaşık on beş yıllık bir emeğin ürünüdür. “Havran Kentsel Sit Alanı ve Karakteristik Özellikleri”, Havran’ın tarihsel gelişimini, geleneksel yerleşim dokusunu ve mimari karakterini çok yönlü biçimde ele almaktadır. Dört bölümden oluşan ciltte; tarihsel süreç içinde Havran’ın gelişimi, geleneksel dokunun belgelenmesi ve çözümlenmesi, geleneksel evlerin plan ve cephe özellikleri ile yapım teknikleri ve malzeme kullanımı ayrıntılı biçimde incelenmektedir. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü Restorasyon Anabilim Dalı öğretim üyeleri ile lisansüstü öğrencilerinin katkılarıyla hazırlanan çalışma, Demet ULUSOY BİNAN, Koray GÜLER ve Deniz Sena EYÜPGİLLER editörlüğünde yayımlanmış olup Havran’ın özgün kimliğini belgeleyen önemli bir kaynak niteliğindedir.
II. Cilt: Havran’da Geleneksel Evler ve Koruma Projeleri
Havran Belediyesi ile Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi arasında imzalanan ve Havran’ın kültürel ile doğal mirasının korunmasına katkı sunmayı amaçlayan iş birliği protokolü kapsamında hazırlanan bu çalışma, yaklaşık on beş yıllık kapsamlı araştırma ve belgeleme sürecinin ürünüdür. “Havran’da Geleneksel Evler ve Koruma Projeleri” konulu ikinci ciltte, geleneksel mimarlık mirası koruma odaklı bir yaklaşımla ele alınmıştır. Yirmi bölümden oluşan ciltte; Terzizâde Sadettin Bey Konağı gibi görkemli yapılar başta olmak üzere çok sayıda sivil mimarlık örneğinin rölöve, restitüsyon ve koruma önerileri sunulmaktadır. Mimari çizimler, alan çalışmaları ve tarihsel verilerle desteklenen yirmi bölümden oluşan cilt, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü Restorasyon Anabilim Dalı öğretim üyeleri ve lisansüstü öğrencilerinin katkılarıyla hazırlanmış; Demet ULUSOY BİNAN, Koray GÜLER ve Deniz Sena EYÜPGİLLER editörlüğünde Havran’ın geleneksel konut dokusunun belgelenmesine ve sürdürülebilir koruma anlayışının geliştirilmesine katkı sağlayan kapsamlı bir çalışma olarak yayımlanmıştır.
III. Cilt: Havran’da Batı Etkili Evler, Ticaret, Kamu Yapıları ve Koruma Projeleri
Yaklaşık on beş yıllık bir araştırma, belgeleme ve koruma sürecinin ürünü olan bu kitap, Havran Belediyesi ile Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi arasında gerçekleştirilen iş birliği protokolü kapsamında hazırlanmıştır. Sürdürülen çalışmalar, Havran’ın kültürel mirasının korunmasına yönelik yerel kapasitenin geliştirilmesini ve mimari değerlerin gelecek kuşaklara aktarılmasını amaçlamaktadır. “Havran’da Batı Etkili Evler, Ticaret, Kamu Yapıları ve Koruma Projeleri” konulu bu ciltte; Batı etkili konutlar, ticaret yapıları ve kamu yapıları rölöve, restitüsyon ve koruma önerileri çerçevesinde incelenmektedir. On altı bölümden oluşan çalışma, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü öğretim üyeleri ile lisansüstü öğrencilerinin katkılarıyla hazırlanmış; Demet ULUSOY BİNAN, Koray GÜLER ve Deniz Sena EYÜPGİLLER editörlüğünde yayımlanmıştır. Cilt, Havran’ın mimarlık mirasının önemli bir katmanını belgeleyerek koruma kuramı ve uygulamalarına katkılar sunmaktadır.
Kahramanmaraş ve Hatay merkezli depremlerin ikinci yılında gerçekleştirilen “Türkiye’nin Deprem Gerçeği: Mimarlık, Planlama ve Afet Yönetimi Arama Konferansı ve Sempozyumu”, depremleri olağanüstü bir doğa olayı olarak tanımlayan yaklaşımların ötesine geçerek, bu coğrafyadaki yaşamın doğal bir bileşeni olarak değerlendiren bir yaklaşımı benimsemektedir. Arama Konferansı ve Sempozyum süresince ortaya çıkan değerlendirmeler ve öneriler, mimarlığın toplum ve kamu yararı eksenindeki sorumluluğunu hatırlatırken, afetlere karşı dirençli ve adil yaşam çevrelerinin oluşturulması için disiplinler arası ve katılımcı süreçlerle ulaşılacak bir ortak aklın zorunluluğunu bir kez daha vurgulamıştır.
Arama Konferansı kapsamında yapılan değerlendirmelerin ve Sempozyum kapsamında sunulan bildirilerin bir araya getirilmesiyle oluşturulan bu kitap, yaşanan yıkımı çok boyutlu bir çerçevede ele almakta ve gelecekteki afetlere hazırlık için bir başvuru kaynağı oluşturmaktadır.
https://ewap.brookes.ac.uk/report/4f15f7c3-2cd0-4697-b1ca-a8f7371d1b29
UNESCO’nun 1960’lı yıllarda Mısır’da Aswan Barajı’nın yapımı ve İtalya’da Floransa’daki ve Venedik’teki sel baskınları gibi bayındırlık faaliyetleri ya da doğal afet kaynaklı olarak kültürel mirasa yönelik gelişen tehditler karşısında yürüttüğü başarılı uluslararası kampanyalar dünya kamuoyunun takdirini toplamıştır. UNESCO’nun bu girişimleri sonucu elde edilen tecrübenin 16 Kasım 1972’de kabul edilen “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi”nin ortaya çıkmasını sağladığı söylenebilir. Sözleşme’de dünya üzerinde kültürel ve doğal mirasın herhangi bir parçasının bozulmasının veya yok olmasının, tüm insanlığın mirasının kaybı anlamına geldiği ve çeşitli nedenlerle bozulan, yok olan bu değerlerin yaşatılması için gerekli uluslararası işbirliğinin sağlanmasının amaçlandığı vurgulanmaktadır.
Sözleşme kapsamında “Üstün Evrensel Değer” taşıdığı kabul edilen doğal ve kültürel varlıklar insanlığın ortak mirası olarak Dünya Mirası Listesi’ne kaydedilmeye başlanmıştır. İlk kez 1978 yılında 12 varlığın kaydıyla tutulmaya başlanan listede günümüzde 1248 varlık bulunmaktadır. UNESCO Dünya Mirası statüsünün, kültürel ve doğal mirasın uluslararası düzlemde korunması açısından büyük önem taşıdığı kabul edilmekle birlikte bu statünün beklenen korumayı ne derece sağladığı her zaman tartışma konusu olmuştur.
Türkiye, Sözleşme’ye, kabul edilişinin onuncu yılı olan 1982’de taraf olmuş ve üç yıl sonra 1985’te “İstanbul’un Tarihî Alanları (Sultanahmet Arkeolojik Parkı, Süleymaniye Camisi ve Çevresi, Zeyrek Camisi ve Çevresi, Kara Surları)” “Göreme Milli Parkı ve Kapadokya” ve “Divriği Ulu Camisi ve Darüşşifası” olmak üzere aday gösterdiği üç varlıkla Dünya Mirası Listesi’ne girmiştir.
Mimarlık Dergisi bu kararın 40. yılında (6 Aralık 1985); UNESCO Dünya Mirası kavramını ve Türkiye’den Dünya Mirası Listesi’ne kabul edilen ilk üç varlığımızın geçirdiği 40 yıllık süreci retrospektif olarak ele almaktadır. Bu çerçevede; Nisa Semiz, “Dünya Mirası Konseptine Eleştirel Bir Bakış” konulu makalesiyle Dünya Mirası kavramının gelişimini çok boyutlu olarak ele almaktadır.
İclal Dinçer, “İstanbul’un Tarihî Alanları’nın 40 yılını UNESCO Dünya Miras Komitesi Kararları Üzerinden İrdelemek: 1985–2025” konulu makalesinde çok katmanlı ve zengin mirasa sahip olmasıyla çok özel, fakat buna karşın sosyokültürel yapının çeşitliliği, ekonomik hareketlilik, trafik yükü ve kentsel dönüşüm baskısı nedeniyle yönetilmesi çok zor bir alan olarak tanımladığı İstanbul’un Tarihî Alanları’nın geçen 40 yıllık süredeki korunma durumunu, üstün evrensel değeri, özgünlüğü ve bütünlüğünün nasıl değiştiğini irdelemektedir.
Zeynep Ahunbay, “Divriği Ulu Camisi ve Darüşşifası’nın Dünya Mirası Sürecine Retrospektif Bir Bakış” konulu makalesinde Anadolu’nun Ortaçağ’dan kalan başyapıtlarından biri olarak tanımladığı varlığımızın değerlerinin anlaşılması ve korunmasına yönelik çabaları aktarmakla birlikte geleceğinin güvenceye alınması için bir sürekli bakım programının hazırlanması ve periyodik bakım programlarıyla izlenmesi gerektiği üzerinde durmaktadır.
Funda Solmaz Şakar ise “Kapadokya: Dünya Mirasında 40 Yıl, Bitmeyen Mücadele” konulu makalesinde; Milli Park girişimlerinden alan yasasına, turizmin yükselişinden güncel tartışmalara, Kapadokya’nın çok katmanlı koruma hikâyesini aktarmaktadır.
UNESCO Dünya Mirası kavramının gelişimini ve Türkiye’nin Dünya Mirası Listesi’ne kabul edilen ilk üç varlığının 40 yıllık sürecini retrospektif olarak ele alan bu dosyanın dileği ve umudu; hem ülkemizde hem de gezegenimizde insanlığın ortak kültürel birikiminin korunabildiği barış içinde yaşayacağımız bir dünyaya ulaşabilmek…
Dosya Editörleri: Koray Güler, Nisa Semiz
Sivas-Erzurum demiryolu hattının tamamlanmasıyla birlikte, yüzyıllardan beri kapalı bir ekonomiye sahip olan Doğu Anadolu Bölgesi, büyük pazarlara açılma olanağına kavuşmuştur. Yerleşimler hat çevresinde gelişmiş, sanayileşme artmıştır. Sivas-Erzincan- Erzurum kentlerinden geçen hattın, Çetinkaya-Malatya hattı ile birlikte Cumhuriyet tarihinde tek seferde inşa edilen en uzun hat olduğu bilinmektedir.
Sivas-Erzurum demiryolu hattının, erken Cumhuriyet dönemi içerisindeki önemi, doğal ve yapılı çevreye olan etkileri ve sahip olduğu miras değerlerinin ortaya çıkarılması bu çalışmanın hedefini oluşturmaktadır. Erken Cumhuriyet Dönemi’nin kısıtlı ekonomik koşullarında kamu eliyle oluşturulmuş Sivas Erzurum demiryolu hattının miras değerlerinin açığa çıkarılması, hem kullanımın sürdürülmesi için yeni teknolojilere uyarlanma hem de mirasın yeniden kullanım potansiyeli hakkında karar alabilmek için gerekli olan ilk adımlardan birini oluşturacaktır.
Demiryollarına bağlı olarak istasyonların çevresinde ambarlar, çeşmeler, helalar, lojmanlar, işçi barakaları, lokomotif ve vagonların bakım ve onarımlarının gerçekleştiği atölyeler, döner köprüler, buhar gücüyle çalışan lokomotifler için gerekli suyun depolandığı ve aktarıldığı alimantasyon yapıları, pompa istasyonları, su depoları ve cendereleri, vagon yüklerinin tartıldığı kantarlar ve yüksekliklerinin ölçüldüğü yükleme gabarileri, insan gücüyle çalışan makaslar, köprüler, viyadükler, demiryolu arabaları ve sosyal, kültürel donatılar gibi farklı işlevlerde çok sayıda yapının inşa edildiği bilinmektedir.
Özgün bir endüstriyel peyzaj oluşturan ve geçtiği güzergahtaki yapılı çevreyi dönüştürücü bir etki yapan Sivas-Erzurum demiryolu hattının yapım sürecinde karşılaşılan teknik, ekonomik, topoğrafya kaynaklı zorluklar ile yeni Cumhuriyet’in taşımacılık gereksinimlerine etkisi irdelendiğinde, hattın somut olmayan miras bakımından da ayrı bir yeri olduğu açıktır. Demiryolunun Erzurum’a varışı ile hat çevresinde yapılan endüstri yatırımları ve kentleşme de gelişmiştir. Demiryolu, Anadolu’nun doğu gümrüğü olan Erzurum özelinde yalnızca bir ticari aks değil aynı zamanda çevresinde yeni bir yaşam kültürü de oluşturmuştur. Lojman yapıları inşa edilmiş, lokalleri ve futbol takımları ile de çevresini de etkileyen bir yerleşke haline gelmiştir. Demiryolu hattını çizgisel bir düzlemde okumak yerine tüm unsurları bütüncül olarak değerlendiren endüstriyel peyzaj yaklaşımının benimsendiği bu çalışmada hattın son durağı olan Erzurum, vaka çalışması olarak ayrıntılı şekilde ele alınmıştır.
Kuruluş yıllarında nüfusunun büyük bir bölümü kırsalda yaşayan Türkiye Cumhuriyeti’nin, köylerdeki sorunların çözümüne yönelik büyük bir çaba içerisine girdiği ancak ilerleyen yıllarda uygulamaya konulan kırsal politikaların bir süreklilik göstermediği, özellikle değişen iktidarlar ya da kişilerin vizyonu doğrultusunda sil baştan yaklaşımların ortaya konulduğu görülmektedir. Köylerdeki eğitim düzeyinin artırılması ve aydınlanmanın gerçekleştirilmesinde başarılı bir model olan Köy Enstitüleri’nin kapatılması, topraksız ya da az topraklı çiftçileri toprak sahibi yaparak ülke topraklarının sürekli işlenmesinin sağlanmasını hedefleyen Toprak Reformundan vazgeçilmesi, devlet üretim çiftliklerinin özelleştirilmesi, toplum kalkınması, köy-kent ya da merkez-köy uygulamalarının kısa süreli uygulanmaları gibi örnekler bu durumun olumsuz örnekleridir. Özellikle 1980 sonrası benimsenen neo-liberal politikalar doğrultusunda Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan köye ve köylüye yönelik kamu kuruluşlarının kimilerinin kapatılması kimilerinin ise özelleştirilmesi yaklaşımları güç kaybeden kırsal bölgelerin daha da zayıflamasını tetiklemiştir. 2000’li yılların başında Kemal Derviş öncülüğünde uygulanmaya başlanan ve sonrasında da büyük ölçüde devam ettirilen “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”, tarımda devlet desteğinin azaltılması tercihiyle kırsalda kalan son genç nüfusun da yitirilmesine yol açmıştır.
Uygulanan politikaların ve toplumsal yaşamda gözlenen köklü değişikliklerin bir sonucu olarak Cumhuriyetin ikinci yüzyılında bir durum değerlendirmesi yapmak gerekirse: Ülkemizin çok renkli, çoğulcu yerel kültürel birikimini yansıtan tarihi köylerinin büyük oranda insansızlaştığını ya da kentlerin genişlemesiyle mahallelere dönüştüğünü, nüfusunu yitiren yerleşimlerdeki kırsal mimarlık mirasının doğa şartları sonucunda, yaşamın sürdüğü kent merkezlerine yakın yerleşimlerin ise yapılaşma baskısıyla hızla yitirildiğini üzülerek görmekteyiz.
Sahip olduğumuz zengin kırsal mimarlık mirasının korunmasının ve köylerimizin sağlıklı bir fiziksel çevre olarak yaşamını sürdürmesinin mimarlık disiplinini aşan bütüncül çözümler gerektirdiğinin bilincindeyiz. Kimi zaman farkına dâhi varamadan yitirdiğimiz kırsal mimarlık mirasımızın korunması ve yaşatılmasına yönelik kamunun ve sivil toplumun tercihlerini yeniden gözden geçirip ulusal kalkınma, çevre, orman, tarım, su, kentleşme, turizm, eğitim, ekonomi, planlama ve yönetim politikalarının uzun erimli olarak bu önceliklerle ve bütüncül olarak uygulanmasına gereksinim vardır.
Kendine özgü çok sayıda sorunu olan tarihi köylere değer vererek belgelemekten, ulaşılabilir bilgiye dönüştürmeye ve ardından somut olarak yerinde korumanın sağlanmasına her alanda eksiklik söz konusudur. Türkiye’nin geniş bir coğrafyasında etkileri görülen Şubat 2023 tarihli Kahramanmaraş ve Hatay-Samandağ merkezli depremlerde tarihi kentlerin yanı sıra yüzyılların birikimiyle geleneksel teknikler ve malzeme kullanılarak oluşturulmuş tarihî kırsal yerleşimlerde de büyük yıkımlar gerçekleşmiş ancak ulusal ölçekte sistematik bir belgelik ya da envanter bulunmadığı için yaşanan kaybın boyutu dahi anlaşılamamıştır.
TMMOB Mimarlar Odası, 49. Dönem Çalışma Programı’nda da belirttiği üzere Türkiye’de kırsal mimarlık mirasının belgelenmesi konusunda yapılmış nitelikli akademik araştırmaları derlemek üzere açık çağrı yaparak tüm ilgilileri “Türkiye’nin Kırsal Mimarlık Atlası Projesi”ne katkıda bulunmaya davet etmiştir. Atlas’ta tarihi kırsal yerleşimlerin sahip oldukları mimarlık mirasının belgelenmesine yönelik yapılmış nitelikli çalışmaların derlenmesiyle eksikliği açık olan ulusal belgelik için katkıda bulunmak hedeflenmiştir.
Türkiye’nin Kırsal Mimarlık Atlası’nda yer alan çalışmalar, tarihi bir kırsal alandaki miras değerlerinin hem yerleşim ölçeğinde hem de mimari öğeleriyle bütüncül olarak incelenmesi veya bu çevredeki bir geleneksel konutun ayrıntılı olarak belgelenmesi olmak üzere iki ayrı çerçevede ele alınmıştır. Tarihi bir kırsal yerleşimdeki miras değerlerinin bütününe ilişkin belgeleme çalışmalarında yerleşimin konumu, coğrafi özellikleri ve tarihçesine dair kısa bilgiler, yerleşim dokusunun özellikleri, geleneksel konutların mimari özellikleri ve koruma sorunlarına yer verilmiştir. Geleneksel bir yapıya ilişkin mimari belgeleme çalışmalarında ise yapının bulunduğu tarihi çevreye dair kısa bilgiler, mimari biçimlenişi, plan ve cephe özelikleri, yapım tekniği, malzeme bilgisi ve detaylara yer verilmiştir. Atlas’ta yer verilen bütün çalışmalarda ele alınan yerleşimin kırsal mimarlık mirasını yansıtacak özgün ve nitelikli görseller ile mimari çizimlerin bulunması bir ön şart olarak belirlenmiştir. Atlas’ta yayınlanmak üzere gönderilecek çalışmalarda olması beklenenler hem yerleşim ölçeğinde hem de tek yapı ölçeğinde ayrıntılandırılarak iki ayrı şablon olarak paylaşılmıştır (www.kirsalmimarlik.org/belgeler).
Mart 2025’te yapılan çağrı yoğun bir ilgi görerek 116 çalışma için başvuru yapılmıştır. Gönderilen tüm metinler, ön değerlendirme aşamasında Atlas’ın kurgusu, amacı ve kapsamı ile çağrı ekinde paylaşılan şablonlara uygunluk açısından değerlendirilmiştir. Bu çerçevede hakem değerlendirme sürecinin başlatılabilmesi için yazarlardan gerekli düzeltmelerin yapılması istenmiştir. Düzeltmeler sonrası yeniden iletilen metinlerden 13’ü yayım için beklenen koşulları sağlamadığı için yazarlara iade edilmiş 103 çalışma için ise hakem değerlendirme süreci başlatılmıştır.
TMMOB Mimarlar Odası 49. Dönem “Kültürel Mirasın Korunması ve Geliştirilmesi Komitesi” üyelerinden oluşan Hakem Kurulu’nda Zeynep Ahunbay, Elif Çelik Arısal, Emir Çekmecelioğlu, Merve Arslan Çinko, Rahmi Dede, E. Betül Gemalmaz Dikici, Erol Doğan, Koray Güler, Emel Kayın, Hale Kozlu, Zeynep Eres Özdoğan, Tuğba Acar Panayır, Faruk Soydemir yer almıştır. Değerlendirme süreci için hakemlere yazar isimleri kapalı olarak düzenlenen metinler ve bu çalışmaya özel olarak hazırlanan “Hakem Değerlendirme Form”ları iletilmiştir. Hakemler, metinlerin şablonlara uygunluğu, görsellerin ve mimari çizimlerin varlığı ve niteliği, dil ve terminolojinin uygunluğu, kaynakların kullanımı gibi konular açısından değerlendirmelerini yapmıştır. Her bir çalışma en az iki hakem tarafından değerlendirilmiştir. Hakem görüşleri arasında uyumsuzluk olan değerlendirmelerde ise üçüncü bir hakem görüşü alınmıştır.
İlk tur değerlendirmeleri sonucunda 46 çalışma “düzeltme sonrasında uygun”, 43 çalışma “yeniden değerlendirilmeli” ve 11 çalışma “uygun değil” olarak ele alınmıştır. Bu aşamada yazarlardan hakem görüşleri doğrultusunda yaptıkları düzeltmeleri belirtmeleri ve bir mektupla açıklamaları istenmiştir. Yapılan nihai değerlendirme sonucunda hakem süreci başlatılan toplam 103 çalışmadan 90’ının Atlas’ta yayımlanmasının uygun olduğuna karar verilmiştir. Yedi coğrafi bölgeden de örneklerin yer aldığı Türkiye’nin Kırsal Mimarlık Atlası’nda Akdeniz’den 14, Doğu Anadolu’dan 6, Ege’den 12, Güneydoğu Anadolu’dan 3, İç Anadolu’dan 16, Karadeniz’den 16, Marmara’dan ise 23 çalışma yer almıştır. Her coğrafi bölge ayrı bir cilt olarak yayıma hazırlanmıştır.
Türkiye coğrafyasının kırsal mimarlık kültürünü bütünüyle yok olmadan kayıt altına almak ve bu zengin kültür mirasını toplumla paylaşmak üzere başlatılan Türkiye’nin Kırsal Mimarlık Atlası Projesi ile yaklaşık 6 aylık bir zaman diliminde ülkenin dört bir yanında yer alan kırsal alanlara yönelik nitelikli çalışmalar bir araya getirilmiştir. Bu bağlamda öncelikle bu çalışmanın gerçekleştirilmesini sağlayan TMMOB Mimarlar Odası’na ve Genel Başkan Zeynep Eres Özdoğan’a teşekkürlerimizi sunarız. Hakem değerlendirme aşamasında yoğun emek ve özveriyle katkıda bulunan “Kültürel Mirasın Korunması ve Geliştirilmesi Komitesi” üyelerine şükranlarımızı ifade ederiz. Çalışmanın her aşamasında desteğiyle sürecin sağlıklı ilerlemesine katkı sağlayan editör yardımcımız Seda Ongun’a ve kitabın yayımlanma sürecinde verdikleri destek için Kare Yayıncılık’a teşekkürlerimizi sunarız. TMMOB Mimarlar Odası’nın öncülüğünde başlatılan bu projenin devamının gelmesi ve ülkemiz kırsal yerleşimlerinin belgelenmesine yönelik yapılan çalışmaların artması dileklerimizle.
insan kaynaklı afetlerin ve çatıșmaların sayısının giderek artmakta olduğunu ve söz konusu felaketlerin sonucunda geri dönüșü mümkün olmayan can kayıplarının yanı sıra insanlığın geçmișten bu yana ürettiği tarihi çevrelerin
de tahrip edildiği bir durumla karșı karșıyayız.
ICOMOS (Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi), 2001 yılından itibaren yıllık Risk Altındaki Kültür Mirası (Heritage@Risk) raporu ile ilișkili olarak özellikle yitirilme riski tașıyan bir miras türüne dikkat çekilmesi amacıyla belirlenen bir tema çerçevesinde genellikle 18 Nisan Uluslararası Anıtlar ve Sitler Günü’nde bașlayarak yıl boyunca
süren etkinlikler gerçekleștirmektedir. Son yıllarda doğa ve insan kaynaklı afetlerin yol açtığı büyük yıkımlar karșısında ICOMOS, “afet ve çatıșmalara dirençli miras” için kapasite geliștirmeye yönelik bir yol haritası geliștirmeyi hedeflemiș ve bu çerçevede 2024 yılı temasını “Venedik Tüzüğü Merceğinden Afetler ve Çatıșmalar”
olarak belirlemiștir. Prof. Dr. Cevat Erder’in “Bir Tarihi Anıt Gibi Korunmalı” dediği Venedik Tüzüğü’nün kabul edilișinin 60. yılında ICOMOS, koruma kamuoyunu;
(i) tüzükten bu yana koruma uygulamalarının gelișimini değerlendirmeye;
(ii) tüzüğün dünya çapında koruma uygulamaları üzerindeki etkileri üzerine düșünmeye ve
(iii) iklim acil durumu, çatıșmalar ve doğal afetlerin zorluklarını ele almak için tüzüğün uygunluğunu
tartıșmaya davet etmektedir.
1964 tarihli Venedik Tüzüğü’nde tarihi anıt kavramının yalnızca mimari bir eserle sınırlı olmadığı bunun yanında
önemli bir uygarlığın, gelișmenin ya da tarihi bir olayın tanıklığını yapan kentsel veya kırsal bir yerleșmeyi de
kapsadığı belirtilmektedir.
19. yüzyılda tek yapı odaklı olarak gelișen koruma kuramının kapsamı, Venedik Tüzüğü’yle genișlemiș ve günümüze dek çeșitlenerek malzeme bilimini, kültürel peyzajları, arkeolojik mirası, hak temelli koruma yaklașımlarını,
endüstri ve yakın geçmișin mirasını, somut olmayan mirası ve ortak/paylașılan değerleri de kapsayacak açılımlar
gerçekleșmiștir.
Venedik Tüzüğü’nün 60. yılında korumanın genișleyen kapsamına yanıt vermek üzere ortaya konan ilkesel metinlere odaklanan mimar.ist Dergisi’nin bu sayısında; Zeynep AHUNBAY, “Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik
Uluslararası İlkeler”,
Pınar AYKAÇ, “İnsan Hakları Odaklı Kültürel Miras Yaklașımının Gelișimini Uluslararası İlkesel Metinler Üzerinden Okumak”,
Melis BİLGİÇ ve Aylin AKÇABOZAN, “Dünya Barıșı için Kültürel Miras: Uluslararası İlkesel Metinlerde Paylașılan/ Ortak Miras Kavramı”,
Özgün ÖZÇAKIR, “Yeniden İșlevlendirme Praksisini Venedik Tüzüğü’nden Günümüze Uluslararası Belgeler Üzerinden Okumak”,
Ebru OMAY POLAT, “Venedik Tüzüğü Sonrası Modern Mimarlık Mirasının Korunmasına Yönelik Tartıșmalar ve İlkesel Metinlere Özgünlük ve Bütüncül Koruma Bağlamında Bir Bakıș”,
İlke ALATLI ve Demet BİNAN, “Yakın Geçmișin Mirasının Korunmasına
Yönelik Güncel Kuramsal Tartıșmalar”,
Özlem KARAKUL, “Venedik Tüzüğü’nden Günümüze Somut ve Somut
Olmayan Kültürel Mirasın Bütüncül Korunmasına Yönelik Kavramsal Gelișim”,
Z. Ece ATABAY ve Z. Gül ÜNAL, “21. Yüzyılın Değișen Tehdit ve Risk Ortamında Afet ve Çatıșmalarda Kültürel Mirasın Korunmasına Yönelik İlkesel
Yaklașımlara Yeniden Bakıș”,
Ișıl POLAT PEKMEZCİ, “Venedik Tüzüğü’nden Günümüze Kültürel Mirasın Korunmasında Malzemenin Önemi ve Korunması Üzerine İlkesel Açılımlar”,
Zeynep GÜNAY, “Venedik Tüzüğü’nün 60. Yıldönümünde Mirasın Metalaștırılmasına Karșı Koruma Kuramının Açılımları” ve Emine Çiğdem ASRAV, “Venedik Tüzüğü’nden Günümüze Tarihi Kırsal Peyzajların Korunmasına Yönelik İlkelerin Gelișimi” konularını ele almıșlardır.
Venedik Tüzüğü’nden günümüze korumanın genișleyen kapsamını çeșitli miras türleri üzerinden ele alan bu
dosyanın dileği ve umudu; insanlığın yüzlerce yıllık birikiminin yansıması olan somut ve somut olmayan kültürel
mirasın doğa ve insan kaynaklı afetlere dirençli hale geleceği ve barıș içinde eșit ve adil bir dünyada yașayacağımız günlere ulașabilmek…
Savaştan yeni çıkmış olan Türkiye Cumhuriyeti, ekonomik kalkınma için ihracat gelirleri sağlama adına Güney Marmara’ya ve Ege’ye mübadele sonucu yerleşen halkın üretim kültürüne alışkın olduğu zeytin tarımını ve bu tarıma dayalı endüstriyi destekleyici politikalar benimsemiştir. Özellikle zeytin rekoltesini ve zeytinyağı üretimini arttırmak, daha verimli hale getirmek için zeytincilik özelinde yasalar çıkarıldığı, kısa süreli ya da mevsimlik çalışma koşullarının düzenlendiği bilinmektedir. Doğal peyzaj dönüştürülerek oluşturulan zeytin bahçeleri, hasadın işlenmesi için gerekli işlikler, depolama için tasarlanan mağazalar ve söz konusu üretim faaliyetlerini gerçekleştiren yerel nüfusun yaşamını sürdürdüğü yapılı çevreler, üretime dair fiziksel izleri oluşturmaktadır.
Bu çalışma, Güney Marmara kırsalında yüzlerce yıldır sürdürülen zeytin yetiştiriciliğinin fiziki ve somut olmayan izlerinin ve miras değerlerinin açığa çıkarılmasını hedeflemektedir. Doğa ve insan etkileşimi ile şekillendirilmiş bu değerler, Bursa’ya bağlı Gemlik İlçesi’ndeki “Umurbey kültürel peyzajı” örneğinde zeytinin “tarladan sofraya” olan yolculuğu ve bölge kültürüne etkileri üzerinden ele alınmıştır.
Umurbey’de zeytin yetiştiriciliğine bağlı olarak şekillendirilen tarihi kırsal peyzaj, zamanla dönüşen tüm katmanlarıyla birlikte ele alınarak doğal, tarımsal ve yapılı olmak üzere üç grupta sınıflandırılmıştır. Analiz çalışmalarında “Historic England” tarafından geliştirilmiş olan “tarihi peyzaj karakterizasyonu (historic landscape characterisation)” yöntemi Umurbey özelinde uyarlanarak kullanılmıştır.
Tarihi peyzaj karakter analizi 1976 ve 2022 yıllarına ait hava fotoğrafları üzerinden hazırlanmıştır. 2022 yılı hava fotoğrafı için Google Haritalar’dan, 1976 yılı için ise Harita Genel Müdürlüğü Arşivlerinden yararlanılmıştır.
Kültürel ve doğal mirası koruma çalışmalarında somut ve somut olmayan mirasın bütüncül değerlendirilmesi gerektiğinden hareketle üretimin fiziki izleri; literatür araştırması, yerinde gözlem ve sözlü tarih çalışmalarıyla belgelenmiştir.
Zeytinin üretildiğiAkdeniz coğrafyasında ortaklaşan “beslenme kültürü” gibi somut olmayan değerlerin tespitinde ise yerel halkla yapılan yarı yapılandırılmış görüşmelerden faydalanılmıştır.
Yapılı çevrede günümüzde mevcut olmayan ancak üretimle doğrudan ilişkili yapıların ve üretim hafızasının ortaya çıkarılabilmesi için yerinde gözlemlerin yanı sıra sözlü tarih çalışmalarına da başvurulmuştur. Sözlü tarih çalışması Umurbey’de doğmuş, büyümüş ve yaşamını sürdürmekte olan 5 kişi ile 2023 yılının yaz aylarında gerçekleştirilmiştir.
Osmanlı Arşiv belgelerine göre XIX. yüzyıldan başlayarak Ermenilerin Bağlarbaşı’na yerleştiği ve kiliseler ile çevresinde konutlar inşa ettikleri bilinmektedir. XIX. yüzyıldan itibaren Osmanlı saray çevresinden nüfuzlu kişilerin inşa ettirdiği konaklarla zenginleşen ve seçkin bir yerleşim bölgesi niteliği kazanan Bağlarbaşı’nın bu dönemde fiziksel dokusu genellikle az katlı ahşap ve kargir konutlardan oluşmaktadır. Osmanlı Dönemi’nde özellikle Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı semt, dini yapıları, eğitim kurumları ve sivil mimarlık örnekleriyle kentin çok kültürlü karakterini yansıtan özgün bir kimlik kazanmıştır. Bu dokunun merkezinde yer alan dini yapılardan biri olan Surp Garabed Ermeni Kilisesi ise yalnızca ibadet işleviyle değil, aynı zamanda çevresindeki sosyal ve kültürel yaşamı şekillendiren bir kompleks olarak karşımıza çıkmaktadır. Tarihi kökleri XVI. yüzyıla uzanan ve mevcut yapısı XVIII. yüzyılda inşa edilen kilise, mimari özellikleri ve kentsel konumu itibarıyla kent belleğinde özel bir yere sahiptir. İlk kez 1617 yılında ahşap olarak inşa edildiği aktarılan kilise XVIII. Ve XIX. Yüzyıllarda geçirdiği onarımlar ve yeniden inşalarla günümüzdeki haline ulaşmıştır. 1888 yılında yeniden inşa edilen yapı, kesme taş malzeme, beşik tonoz örtüsü ve çift çan kuleleriyle dikkat çekmektedir. Kilise, çevresindeki eğitim kurumları ve sivil yapılarla birlikte, özellikle XVIII. ve XIX. yüzyıllarda dönemin Ermeni cemaatinin yaşamına hizmet eden bir merkez olmuştur. Bu bildiri, Surp Garabed Kilisesi ve çevresindeki sivil mimarlık örneklerinin tarihsel ve mimari değerlerini belgeleyerek korunması ve özgün işleviyle kullanımı için potansiyelini irdelemeyi hedeflemektedir. Çalışmada, uluslararası koruma standartlarına dayalı bir yöntem izlenecektir. Yapı ve çevresi üç boyutlu lazer tarama, drone çekimleri, arşiv ve literatür taramaları ile belgelenip analiz edilecektir. Bu kapsamda kilisenin tarihi ve mimari nitelikleri, malzeme ve hasar durumları değerlendirilecek; restitüsyon ve restorasyon önerileri için analojik karşılaştırmalar yapılacaktır.
Araştırma yalnızca yapı ölçeğinde değil, Bağlarbaşı’nın kültürel ve kentsel bağlamı üzerinden de ele alınarak benzer yapılara yönelik gelecekteki çalışmalara örnek bir model oluşturmayı hedeflemektedir. Kilisenin korunarak kültürel miras turizmine kazandırılması, yerel belleğin yaşatılmasına ve bölgenin sürdürülebilir bir kültürel çekim merkezi haline gelmesine katkı sağlayacak bir yaklaşım önerilecektedir.
The destruction caused by the February 6 earthquakes has painfully revealed the structural and ecological destruction cau- sed by the transformation in urban policies and the consequent forms of housing and rent-oriented growth. With the increase in uncontrolled and uncontrolled construction, our country is now experiencing losses due to natural events frequently. It is of critical importance that the determination of eart- hquake risk and other possible natural and man-made risks are made quickly, and that the studies are designed to reduce these risks and to take into account the principles required by avoidance measures. Ignoring the zoning plans for new residential areas threatens both the safety and durability of the buildings and the security of environmental and historical textures. On the other hand, as evidenced by the floods and drought data in the region, the decisions taken regarding ecological resources now require much more care than before. The dimensions of the disaster we are experiencing are huge, the problems we face are multidimensional. The platform of discussion, on the other hand, needs to be built on solutions that can face earthquakes and have their feet on the ground. Based on this framework, Zeynep Ahunbay, who draws attention to the impor- tance of carrying out conservation practices according to international standards in order to transfer our cultural heritage to the futu- re after the earthquake, emphasizes that post-earthquake urban protection / tissue can only be restored through conscious and coordinated works. Discussing the lea- ding questions about the disruptions in the preservation processes of cultural heritage, Koray Güler conveys the first impressions of the cultural heritage that was heavily dama- ged by the earthquake. Nezih Başgelen draws attention to the fact that the wreckage of the destroyed or partially damaged his- torical artifacts is kept in their own parcels until the necessary documentation is made.
Kültürel miras ve çevre politikaları arasındaki sinerjinin vurgulandığı “2018 Avrupa Kültürel Miras Yılı”, 2019 tarihli Avrupa’nın doğal sermayesini geliştirme ve vatandaşlarını çevre ile ilgili risklerden koruma hedefli “Avrupa Yeşil Uzlaşısı” metninin kabulü ve hemen ertesinde 2021 yılında “Avrupa’nın ortak mirasını Avrupa Yeşil Uzlaşısı’nın kalbine yerleştirmek” amacıyla benimsenen “Avrupa’nın Kültürel Mirası için Yeşil Uzlaşı” bildirisi bu yöndeki uluslararası çabaların önemli örnekleridir. Avrupa’nın tarihi şehirlerinin ve benzer şekilde yeşil mirasının doğrudan tehdit altında olduğunun belirtildiği söz konusu ilkesel metinlerde iklim değişikliği ile mücadelede tüm dünyanın birlikte hareket etmesi gerekliliği üzerinde durulmaktadır.
ICOMOS’un “Uluslararası Anıtlar ve Sitler Günü” temasını bu yıl “İklim ve Miras”, gelecek yıl (2023) “Geleneksel Bilgi, İklim Eylemi ve Yenilikçi Dönüşüm” olarak belirlemesi konunun tartışılmaya devam edileceğini gösteren önemli kanıtlardır. Karşı karşıya kalınan kriz koşullarında insanlığın içinde yaşamını sürdürdüğü yapılı çevrelerdeki tasarım yaklaşımları da başta olmak üzere tüm üretim ve tüketim alışkanlıkları sorgulanmaktadır. Kuşkusuz bu sorgulama, Endüstri Devrimi sonrası gelişen modern tasarım yaklaşımlarında yüzlerce yıllık kültürel birikime dayalı olarak uygulanan geleneksel mimarlık pratiklerini reddediş ya da kopuşu da kapsamaktadır. Teknolojik ilerlemeler, yapı sektörünü dönüştürerek neredeyse tamamen üretiminde ve uygulanmasında yüksek enerji gerektiren, geri dönüşümü zor ve çevreyi kirleten endüstriyel malzemelere yönlendirmiştir. Yapılı çevrenin ve inşaat endüstrisinin, yıllık küresel karbondioksit emisyonlarındaki payının yaklaşık yüzde 45 olduğu belirtilmektedir. Karşı karşıya olunan sorunun büyüklüğü karşısında başarı sağlanabilmesi için pek çok alanda doğa dostu değişikliklerin planlanarak çok boyutlu dönüşümler gerçekleştirilmesi kaçınılmazdır. Birçok boyutu olan iklim krizi ile mücadele için mimarlık ve yapı üretimine dair sürdürülebilirlik hedeflerinin tek başına bir yanıt olamayacağı açık olmakla birlikte, bu yöndeki çabaların tetikleyici nitelikte olumlu katkılar sunabileceği düşünülmektedir.
Var olan bir peyzajın, binanın veya kaynağın yeniden kullanılması, işlevlendirilmesi ya da onarılması gibi koruma çabalarının “Antroposen Çağı”na egemen olan “tek kullanımlık” tüketim kültürünün karşısında durduğu ve iklim krizi ile mücadeleye katkı sağlayabileceği açıktır. Bu örneklerdeki gibi pek çok noktada kesişen iklim değişikliği ile mücadele ve kültürel mirasın korunması çalışmalarına odaklanan bu dosyada C. İrem Gençer, “İklim Krizi ve Kültürel Mirasın Korunması Konusunda Uluslararası Yaklaşımlar”, Banu Gökmen Erdoğan “İklim Değişikliğinin Kültürel Miras Üzerindeki Risk Değerlendirmeleri: Edirne Örneği”, Zeynep Eres ve Koray Güler, “İklim Krizi Karşısında Kırsal Mirastan Alınabilecek Dersler”, Süreyya Topaloğlu, “Enerji Verimli Bir Restorasyon Uygulaması: Mardin Tamirevi Deneyimi”, Esin Özlem Aktuğlu Aktan ve Nilgün Çolpan Erkan, “Kadıköy’de Bir Konut Alanı Örneğinde Yapılı ve Doğal Çevrenin Bütüncül Korunmasının İklim Değişikliğine Uyum Sürecindeki Önemi”, Aylin Akçabozan, “Yeni Avrupa Bauhaus’u Yaklaşımı ve Getirdiği Açılımlar” ve Mustafa Sayan, “Sürdürülebilirlik Bağlamında Gömülü Enerji Tartışmaları ve Koruma Alanına Etkileri” konularını ele almışlardır. İklim krizi ile mücadele ve kültürel mirasın korunmasına yönelik çabaların artması ve yakın bir gelecekte başarıya ulaşması temennisi ile...
The efforts of the international society have intensified in order to draw attention to the global climate crisis, the effects of which we have been feeling more and more in recent years. The celebration of “2018 European Year of Cultural Heritage”, which emphasizes the synergy between cultural heritage and environmental policies, and the announcement of "The European Green Deal” in 2019, which aims to develop the EU's natural capital and protect its citizens from environmental risks, and the subsequent declaration of the "European Cultural Heritage Green Paper” in 2021, prepared with the contribution of ICOMOS under the leadership of Europa Nostra with the emphasis on “putting Europe's shared heritage at the heart of the European Green Deal” are important examples of these efforts. Furthermore, the "International Day of Monuments and Sites" is dedicated to heritage and climate studies by ICOMOS for this and next year. The theme for 2022 is "Heritage and Climate", and the next year's (2023) theme is "Traditional Knowledge, Climate Action & Innovative Transformation".
There are many issues where “traditional architectural approaches”, which have been shaped by thousands of years’ cultural accumulation but today it has been largely forgotten or ignored, intersect with “the principles of ecological/sustainable/green architecture” recommended for the built environments and the construction industry to shift a transformation process in which resources, energy, and water are used efficiently and waste is reduced by considering the ecological balance in nature. This article aims to remind the nature-sensitive and climate-friendly memory of traditional architecture and to discuss lessons that can be learned for today’s ecological, green, or sustainable architectural practice that aims to reduce the negative effects of the climate crisis. Considering the framework in the "European Cultural Heritage Green Paper", the similarities and common features of the ecological/sustainable architectural principles mentioned in the literature and the traditional architectural culture have been determined. In this context, "traditional heritage-oriented sustainability principles", are classified into two basic groups: "Adaptation to the environment and climate" and "Supporting the local people, improving living conditions and effective use of resources". This classification was elaborated with sub-titles and exemplified with the cases, focusing on the accumulation of traditional heritage for climate adaptation in Turkey.
Ayvacık and its surroundings, which have been chosen as living spaces by communities with different cultures throughout history due to their geographical advantages, are today a special region with many natural and cultural values. It is very common for rural settlements to have historical, archaeological, or natural values in the district, which has been inhabited continuously since the prehistoric ages. Büyükhüsun Village is one of these historical settlements in Ayvacık, where the traditional rural life continued. The rural architectural heritage, which is a reflection of human-nature interaction and has been transferred anonymously over the ages, reflects not only reflects the culture of life in the region but also the past social and economic factors behind it. In this study, not only the values that make up the architectural heritage such as settlement features, traditional building types, construction techniques, material use and building mastery, but also tangible and intangible heritage values are discussed with a holistic perspective. In contrast to other rural settlements which have been facing depopulation and immigration issues globally widespread, Büyükhüsun village is subject to remigration and population increase because of the growing interest of the population in big cities. It is seen that the demographic, social, and physical structure of the village is faced with the pressure of change due to this reverse migration. The most important indicators of the change in the physical structure that can be noticed more easily are the contemporary structures that are added to the traditional texture. This article aims to define the existing rural landscape values and discuss the physical and sociological threats faced by the settlement, which can be considered the primary step in carrying out an effective conservation action in the historical Büyükhüsun settlement, where the risk of loss of heritage values by entering the rural gentrification process is intensely felt.
such as depopulation, urbanization, environmental problems, and the climate crisis all around the world. Camlihemsin, which is
located approximately 40 km away from Rize city center on the Eastern Black Sea coast, has also been negatively affected by
this transformation process. Most of the rural settlements in the Eastern Black Sea region have lost their authenticity and
integrity values, as is common in Turkey. Contrary to the general tendency in Turkey and World, the historic rural landscape of
Ortan and Yolkıyı settlements, which have been comprised of traditional mansions, auxiliary buildings, croplands, orchards,
religious buildings, historic paths, water mills, and bridges, have been preserved.
The migration movement of the Hemshinians from the Çamlıhemşin countryside to Russia, which started in the second half of the
19th century, has directly affected the physical structure of the Ortan and Yolkıyı traditional settlements. This article approaches
the tangible and intangible values of the historic rural settlements of Ortan and Yolkiyi, which have heritage values that can be
considered important on a national scale, with a holistic view. It is possible to read the direct effects of the migration process of
the Hemshinians to Russia, in order to make a living, through the traditional fabric that has survived to the present day.
Understanding the genius loci of the settlements, comprised of single-story shelters in a forested area in the beginning and
transformed by the building of grand mansions related to the income gained from the migration process, will only be possible
with a holistic view that will also take into account the human stories and intangible elements in the background. The rural
architecture of Ortan and Yolkıyı settlements is a part of the vernacular building culture in the Eastern Black Sea region. So
differences in details such as the extraordinary dimensions of the mansions and high quality in wood and stone craftsmanship
cannot be noticed at first glance. This study focuses, not only, on the tangible physical characteristics of the historic rural
settlements of Ortan and Yolkiyi but also, on the human stories in its background and develops proposals for the sustainable
conservation of the bio-cultural heritage of the region.
It is known that the inhabitants of Ortan and Yolkıyı, who had limited arable land and could not earn enough income from
agriculture or animal husbandry, migrated from their homeland as early as the second half of the 19th century. This migration,
which was initially thought to be temporary and targeted at Russia, has turned to the big cities of Turkey after the First World
War, and currently, Ortan and Yolkiyi have become largely depopulated except in the summer months. It is thought that the
preservation of the historic landscapes of Yolkıyı and Ortan, which have survived to the present day by preserving their authentic
character shaped jointly by humans and nature, depends on a sustainable rural economy and a continuous life. Ensuring the
continuity of life in the region depends on increasing the welfare of the people of the region and improving their living conditions.
In addition to the research carried out in the Directorate of State Archives Ottoman Archives to find historical documents, the last
generation representatives of the mansion owners and historians who have been studying in this field were reached and numerous
oral interviews were conducted in order to understand the human stories related to migration. Also, many field studies were carried
out to define the cultural and natural heritage values of the site. Besides the inventory and survey studies for understanding the
vernacular architectural character, historic landscape character assessment was carried out through high-resolution aerial
photographs obtained by drone. Transformations in the historic rural landscape have been documented by comparing current
analyzes with aerial photographs obtained from the General Directorate of Mapping, the oldest of which is from the 1970s.
In order to preserve the “message” behind the cultural and natural heritage, or in other words, the “spirit of the place”, humanoriented
studies are needed that will consider the tangible and intangible heritage holistically. In this context, it is hoped that
this research will provide important data for future studies that will be carried out with a holistic perspective, not only on the
physical remains but also on the intangible elements in the background, for the understanding and sustainable conservation of
historical rural landscapes and their bio-cultural heritage.
Bauhaus-Dessau Masters’ Houses
Bauhaus, of which 100th anniversary is being celebrated in 2019, plays an
important role in the educational programmes put forward in the field of
design and building production to meet the social needs that have evolved
after the industrialization. This article aims to discuss the historical
evolution and reconstruction of loss parts of the Masters’ House
ensemble, which is designed by Gropius for the teaching staff of the
Bauhaus. Masters’ Houses comprised of the detached Director House
used by Gropius himself and three double units of which first users were
famous artists László Moholy-Nagy and Lyonel Feininger, Georg Muche
and Oskar Schlemmer, and Wassily Kandinsky and Paul Klee.
Re-interpretation of lost parts of the Dessau Masters’ Houses, which have
an important place in the history of modern architecture, is a noteworthy
version of reconstruction practice. After the process for determining how
to transmit Gropius and Moholy-Nagy houses which has been listed in
UNESCO World Heritage List as a part of Bauhaus heritage to the future
generations, a contemporary design concept reflects original mass
composition preferred rather than building a replica of authentic design.
This approach can be considered as a continuation of the Bauhaus’
progressive philosophy. It is thought that the interpretation and
presentation approach for the lost parts of Dessau Masters’ Houses is a
positive case of reconciliation of creativity and architectural conservation.